Oğlumuz doğduktan sonra ilk yurtdışı deneyimimizin nereye olacağı konusunda çeşitli fikirlerimiz vardı. Ancak bunlardan biri kesinlikle Almanya değildi. Belki balkanlar olur diye düşünüyorduk, ya da Yunanistan. Benim ilk yurtdışı maceram Atina olmuştu mesela. Ancak Almanya, özellikle Bavyera bölgesi, hiç hesapta yokken çıkagelen bir süpriz olmuştu bizim için.
Bavyera yolları yemyeşil!
Eşimin kız kardeşi Fadime ve eşi Günay ile birlikte seyahat etme kararı aldığımız o günlerde, nereye gideceğimiz konusunda çeşitli fikirlerimiz gündeme gelmiş ancak hiçbiri Bavyera'da bulunan Romantik Rota kadar heyecanlandırmamıştı bizleri. Almanya'nın güney doğusunu kapsayan bu eyalet bir bakıma bizim ülkemizin Karadeniz'i gibi, yemyeşildi. Bu yeşillikler içinde kalan onlarca farklı şato ve sarayları ile sayıları yüze yakın, ortaçağ havasında kalmış köyleri, bize adeta zamanda yolculuk yaptırdı desem yalan olmaz sanırım.
Göl kıyısında bir köy; Seebruck.
Öncelikle romantik rota için bir yol planı yaptık. 6 gece ve 7 gündüze yayılan tatil planımız için elbette araç kiralama yöntemine başvurduk. Böylece o güzelim yollarda dilediğimiz vakit durup manzaranın keyfini çıkarabilecektik. Romantik rotayı araştıranlar bilir, yola kuzeyden başlanıp güneyde Münih ile sonlandırabilir ya da tam tersi güneyden başlayıp kuzeyde Würzburg ile sonlandırabilirsiniz, tercih size kalmış. İki nokta arasındaki romantik rota, yaklaşık 400km.'lik enfes manzaralara, köylere ve şatolara sahip bir yol. Biz bu rotaya "gitmişken uğrayıverelim" dediğimiz Hallstatt'ı da ekleyince rota biraz değişti. Başlangıç noktamız Münih'di ve oradan Hallstatt'a geçecektik. Kalacak yer olarak da Airbnb üzerinden kiraladığımız evlerde konaklayacaktık. Bence bir şehrin/ülkenin atmosferini en iyi şekilde solumak için bir lokal gibi takılmak, onların yerel evlerinde kalıp, gerekirse alışveriş kuyruğuna girmek, fazla bilinmeyen sokaklarında volta atmak hem en ucuz/ekonomik hem de en eğlenceli yolu. Bu yüzden gezilerimizi artık olabildiğince bu yöne kaydırıyoruz, herkese de tavsiye ederiz. (Tabi uygun fiyatlı 5 yıldızlı otele de kimse hayır demez)
Minik gezginin uçaktaki yatağı.
1,5 yaşındaki oğlumuz için uçakta bebek yatağı ayarlattık, gayet de güzel oldu. İlk defa first class'da yolculuk etmek de harikaydı. Şu THY insanı gerçekten bir yıldız gibi hissettiriyor çoğu zaman, orası doğru. Memnun bir şekilde geçti yolculuğumuz, herhangi bir sorun olmadı. Cumartesi sabahı Münih'e inip araç kiralama firmamıza geçtik. Bmw 2 serisi aracımızı beklerken ellerinde kalmadığını, bir üst model olan Ford S-Max'i alabileceğimizi söylediler. İlk başta burun kıvırsak da bütün bir gezi boyunca aldığımız en iyi karar oldu bu araç. Tam otomatik, full+full! Hayran kaldık. Sonuçta iki aile, 4 yetişkin ve bir çocuk ile o uzun yolları hayli rahat aştık, 7 kişilik aracımız sağolsun. :)
4 tekerlekli gemi misali; Ford S-Max 2018
Münih havalimanından Hallstatt'a geçerken yol üzerinde beğendiğimiz, acıktığımız her yerde durduk. Kahvaltımızı göl manzarası eşliğinde yediğimiz Seebruck kasabası şahaneydi mesela. Kasabanın merkezinde tarihi arabalar vardı, eski efsane canavarlar. Sanırım festival gibi bir şey yapılacaktı akşam, bayraklar falan asılıyordu. Sımsıcak bir temmuz günü, huzuru daha ilk saatlerimizde içimize çekmenin mutluluğu vardı yüzümüzde. Bir başka yerde süpermarkete uğradık mesela, sıraya girdik. Burada kısaca otopark olayından da bahsedeyim, otoparklarda otomat makinası var ve ne kadar süre kalacaksanız o kadar ücret ödeyip, çıkan fişi aracınızın ön camından görünecek şekilde üst göğüslüğe koyuyorsunuz. Otoparkçı yok ama trafik polisi tarafından arada kontrol edildiği oluyormuş. Biz denk gelmedik ama insana güven konusunda hayli aşmışlar, orası kesin.
Kahvaltı yaptığımız park
Öğleden sonra, yine muhteşem dağ manzaraları eşliğinde Hallstatt'a giriş yaptık. Yol boyu gördüğümüz manzaralar Heidi'nin yaşadığı yerlere çok benziyordu ki Alp'lerin eteğine gelmiştik zaten! :) Uzun bir tünele girdik ve köyün arka tarafına çıktık. Buradaki bir yeraltı otoparkına aracımızı bırakıp kısa bir yürüyüş ile köye girdik. İlk olarak Hallstatt'ın yaklaşık 350 metre tepesine kurulmuş Skywalk isimli seyir terasına çıkalım dedik. Zira akşam olmadan ilk Airbnb evimize geçmemiz gerekiyordu ve yolumuz da oldukça uzundu. Skywalk manzarasına çıkarken ve inerken teleferiği (füniküler de denilebilir) kullandık. Yukarıda ayrıca tuz madeni de varmış gezmek için ancak bizim zamanımız kısıtlı olduğu için düşünmedik bile.
Terasın görüntüsü muhteşemdi! Hallstatt'ın kıyısında yer aldığı aynı isimli göl manzarası, yine göl kenarında yer alan diğer köyler ve Avusturya'nın muhteşem Alp dağları alabildiğine gözümüzün önündeydi. Maalesef benzer güzellikteki Karadeniz bölgemizin betona kurban edilmesi, evler, oteller yapılarak harap edilmesi bir yana bu güzelliği böylesine doğal bir şekilde korumayı başaran Hallstatt yerlilerini (ve elbette Avusturya'yı) tebrik etmek gerek. Umarım uzun yıllar daha bu şekilde kalır burası. Zaten UNESCO Dünya Mirası listesine girmiş durumda, kolay kolay çıkacağını da sanmam.
Seyir terasına aynı anda hem çıkıp hem de inen füniküler
Tepeden aşağı manzara!
Aşağı indiğimizde ise bizi köyün diğer güzellikleri karşılıyordu. Gölün dibinden itibaren dik bir yamaca kurulmuş olan Hallstatt evleri üstü üste binmiş, sıkış tepiş gibi görünen ama kendine has bir güzelliğini olan yapılardı. Bol bol uzak doğulu turistin olduğu, içine araçların ancak mecburi durumda girdiği, bisikletlerin cirit attığı bir yer burası. Kıyıda bulunan bir restoranda Avusturya'nın ünlü şinitzelini ve geleneksel kök birasını denedik. Abartmadan söyleyelim; muhteşemdi! Çok beğenerek tükettik.
Hallstatt köy meydanı
Hallstatt köy meydanı
Hallstatt
Kıyıda genelde hediyelik eşya satan yerler ve restoranlar vardı. Daha ileri geçince köy meydanı, kıyıda büyük bir kilise ve birkaç ev sonrası köy bitiyordu. Hızlı turun ardından aracımıza atlayarak ilk gecemizi geçireceğimiz Aribnb evimize döndük. Akşam saatlerinde eve vardığımızda bizi hayli sıcak karşıladılar ev sahipleri. Evin sadece 1 odasını kiralamıştık ancak hepimize yetecek alan vardı odada. İki kişilik yer yatağı ve iki kişilik çekyat kanepe ile bir masa, kıyafetler için askılı dolap, televizyon ve sandalyeler tastamam odayı dolduruyordu.
Airbnb evimizin arka bahçesi.
Evin girişi ve ön bahçesi.
Ortak kullanım alanları mutfak ve banyo/tuvalet olarak geçiyordu. Bizden başka yalnız dolaşan bir gezgin adam ve genç bir çift daha vardı evde. Ev sahipleri evin arka bahçesi hariç her yeri kullanabileceğimizi belirttiler. Arka bahçede kendi ailesi dinleniyordu, misafir istememeleri gayet normaldi. En alt katta da okuma odası vardı, içeride çeşitli dergi ve kitaplar. Gerçi onlara pek bakma şansımız olmadı ama neyse, ertesi gün gezimizin en heyecanlı durağına geçtik; yani Neuschwanstein Şatosuna!
Disney logosuna ilham olan, meşhur Neuschwanstein Şatosu!
Şatonun olduğu yere geldiğimizde mahşeri bir kalabalıkla karşılaştık. O hengamede, aşağı kısımda bulunan otoparka aracımızı zar zor bıraktık. Aşırı kalabalık olan otopark ve bilet kuyruğundan anlaşılacağı üzere tam da canlı sezonuna denk gelmiştik şatonun. Eşim biletleri önceden internet üzerinden aldığı için girişteki sırayı beklemeden yukarı çıktık. Şatonun girişine çıkmak için iki yol var; at arabasına binmek ya da yürümek. Biz yürümeyi tercih ettik ve yaklaşık 15-20 dakikada şato girişine vardık. Burada bir tane restoran ve içecek bir şeyler alabileceğiniz bir kafe ile çeşitli hediyelik eşya dükkanları bulunuyor.
Şatoya çıkan yokuş
Yol üstündeki restoran
Şato girişindeki hediyelik eşya dükkanları
Ve şatonun girişi (kapı burada görünmüyor, sol ileride)
Giriş saatinizi bilet alırken belirliyorsunuz (öğlen 13:30 gibi mesela), içeri yarım saatte bir grup olarak alıyorlar ve o şekilde geziyorsunuz. İçeride görevliler "küçük prens"imiz için de bir kulaklık verdiler, Doruk'un çok hoşuna gitti. Bu kulaklık sayesinde girdiğiniz oda hakkında bilgi alabiliyorsunuz. Ancak şatonun içi beklediğim kadar güzel değildi. Kahverengi tonları ve dar pencereleri ile karanlık ve sönük kalmış gibiydi. Disney'in şatolarına benzemiyordu yani. Sadece "kış bahçesi" adlı balkonu aklımda kalan tek detaydı, harika bir manzarası olduğunu söyleyebilirim. Şato genelinde fotoğraf ve video çekimi yasak ancak alt kattaki mutfakta çekime bir şey denmiyor. Bunun dışında fotoğraf çekebildiğiniz tek yer arka balkon ve manzarası, çıkışa yakın kısımda bulunuyor. Buradan karşıdaki Hohenschwangau Sarayı ve Füssen kasabası görülebiliyor.
"Kış Bahçesi" (photo by Google Search)
Şatonun arka balkon manzarası
Balkondan görülen Hohenschwangau Sarayı
Füssen
Çıkışta, şatonun arka kısmından bulunan patikayı izleyerek, yaklaşık 15 dakikalık bir yürüyüş ile manzara köprüsüne geldik. Burada biraz sıra vardı ama kapalı olmasından iyiydi zira muhteşem şato manzarası bizi karşılıyordu. Bir süre köprüde gezip pozlar yakaladık ve bu nefes kesici manzarayı içimize çektik.
Manzara köprüsü
Köprüye doğru giderken
Köprü önünde fotoğraf sırası :)
Ve köprüden şato manzarası!
Arabaya dönüp şatoya yakın konumda bulunan gölün kıyısındaki Füssen kasabasına geçtik. Almanya'nın tüm köyleri/kasabaları muazzam temiz ve yeşil. Yol boyu yerde herhangi bir çöp vs. görmedik. İnsanları güler yüzlü, yardımsever. Herkes işinde gücünde zaten, bizim gibi turistler dışında aylakçı yok. :) Bir de her yerleşim merkezinde büyük bir park yer alıyor, bunu fark ettik. Ve bu parklar öyle küçük ya da orta ölçekli değiller, gayet de büyükler. Hem insanlar hem de şehir için adeta bir akciğer görevi üstleniyorlar. Bu çok hoşumuza gitti. Kasabada ayrıca geyik ve ördek eti denediğimiz bir restorana girdik, çok memnun kaldık. Bize kocaman kağıttan önlük getirdiler, Doruk gibi biz de mama önlüğümüzü takarak yemeğimizi yedik. :) Restorandaki uzak doğulu bir ailenin küçük kızları bizim Doruk'a salatalık ve havuç verdi, biz de onların kedisini sevdik falan. Çocuklar anlaştıktan sonra dilin ne önemi var di mi? :)
Füssen sokakları
Kasaba içindeki park
Şekerden evler :)
Doruk iletişim kuruyor :)
Tekrar Airbnb evimize geri döndük. Buradaki son gecemizdi. Ertesi gün Linderhof Sarayı'na doğru yola çıkacağız. Ev sahibimiz bu sarayı diğer şatolara göre daha çok beğendiğini dile getiriyor, bizim de merakımız bir kat daha artıyor. :) Linderhof Sarayı'na gelinceye kadar etrafta saray olduğuna dair bir ipucu, bir durum göremiyoruz. Zira giriş öncesi otoparka aracımızı bırakıp sarayın bahçesine girdikten sonra bile "hani saray nerede" diye bir süre yürüdüğümüz bile oldu. O derece orman içine gizlenmiş bir yer Linderhof ancak bir o kadar da muhteşem güzelliğe sahip bir saray. İnsanın ağzını açık bırakacak kadar iç ve dış güzelliğe sahip. Yarım gününüzü rahatlıkla alabilecek büyüklükte bahçesi de cabası.
Sarayın bahçesinde kullanım amacı farklı başka yerleşkeler de mevcut
Sarayın ön kısmı
Sarayın önündeki havuzlu muhteşem bahçe!
Saray içinde göz kamaştırıcı ve hayrete düşürücü detaylar ve süslemeler var. Mesela sadece fil dişinden yapılmış bir avize, saraya özel yapılmış ve 6 yılda tamamlanmış! Bunun gibi çokça değerli eşya mevcut sarayda. Çok büyük değil, aksine bir saray için oldukça küçük ancak mütevazi bir yapısı var. Biz de bunu çok beğendik. Bahçesi de gezilip görülmeye değer. Yarım saatlık mesafede av kulübesi vardı mesela, hayli ilginçti. Ya da ön bahçedeki havuzun ilerisindeki tepeye çıkıp etrafı alabildiğine gözlemlemek harikaydı.
Bahçede bulunan bir başka güzellik; Moroccan House
Sana dün bir tepeden baktım ey Linderhof! :)
Sonraki durağımız; Landsberg am Lech kasabası ve buraya yakın noktada bulunan diğer Airbnb evimiz. Yol üzerinde çeşitli köy ve kasabalara uğrayarak, bir bakıma geze geze yola devam ediyoruz. Muhteşem yol manzaraları da bize eşlik ediyor. Yol üzerindeki ilk durağımız Garmisch-Partenkirchen adlı tatlış bir kasaba. Evler sanki pasta gibi, kesip yiyesi geliyor insanın. Merkezde Alpi's Antep Kebab'ı keşfetmemiz harika oldu zira acıkmıştık. Girdiğimiz bazı yerlerde domuz yemekleri çoğunluktaydı ve bize uygun yemek yoktu. Böyle bir anda Antep'li ustayı görmek paha biçilemezdi! Hem kendisi hem de çalışanları bizimle çok ilgilendiler sağolsunlar. Biraz sohbet ettik, yaklaşık 45 yıldır oradaymış. Çocukları, torunları var artık. Alparslan ismini kısaltıp herkes Alpi diyince mekanın ismi de Alpi's olarak kalmış falan. :) Keyifliydi.
Garmisch-Partenkirchen
Garmisch-Partenkirchen
Gün sonunda ikinci Airbnb evimize geliyoruz. Ev sahibimiz Tanja bizi
hayli samimi bir şekilde karşılıyor. Ev yeni, daire tertemiz. Biz de
yorgunuz, hemen dinlenmeye geçiyoruz. Ancak beklemediğimiz bir şey oluyor, ertesi güne Doruk hasta bir şekilde uyanıyor. Grip olmuş gibi, halsiz. Yoğun tempo yormuş olabilir diye düşünüyoruz ancak konu bizim düşündüğümüzden daha büyük çıkıyor, yazının ilerleyen kısımlarnda detaylandıracağım zaten. Yolda biraz dinlenceden sonra ilk durağımız olan Landsberg am Lech kasabasına geliyoruz.
Landsberg am Lech
Landsberg am Lech
Landsberg am Lech
Aracımızı park ederek kasabada yayan keşfe çıkıyoruz. Çok güzel evler ve sokaklar var yine. Yapay şelalesi mevcut (yukarıdaki fotoğraf). Bu kasabanın bir özelliği de zamanında Adolf Hitler'in hapis yattığı ve buradaki 9 ay boyunca, meşhur "Kavgam" kitabının ilk bölümün yazdığı yer olması. Dazlaklar tarafından hac muamelesi gördüğü söylenen hapishane ziyaretçilere kapalı, Hitler'in kaldığı 7 numaralı hücre de yıkılmış durumda.
Pamukkale? Döner?
Landsberg am Lech kasaba meydanı
Daha önce bahsedecektim ama bu araya sıkıştırmış olayım; Almanya'da karşılaştığımız ve çok ilgimi çeken bir durumu paylaşmak istiyorum. İki defa karşılaştığımız bir durum, genelde girdiğimiz bir restoran ya da cafede rast geliyoruz. Buradaki tuvaletlerin girişinde bir masa ve üzerinde de (aşağıdaki fotoğrafta gördüğünüz gibi) bir kase ve ufak bir not var. Notta kısaca "WC ücreti 0,50€. Müşterilerimize ücretsizdir" diyor. Fotoğraftaki kase boş gibi ama diğer gördüğümüzdeki (Füssen kasabasında geyik eti yediğimiz yerde) gayet bozuk paralar vardı. Ve bu küçük örnek bile insana olan güven ve saygıya işaret ediyor. Başında bekleyen yok, kamera falan hiç yok. "Ne para vericem be, müşteriyim işte ehehe" diyip de tuvaleti bedavaya getirmek de var tabi ama "eyy vicdan" diyorum, başka da bişey demiyorum sevgili okur.
Yukarıda açıklaması var..
Neyse. Seyahatimize dönelim. Gün sonunda yetişmemiz gereken bir etkinlik var Rothenburg ob der Tauber kasabasında; gece bekçisinin nöbetine yetişmek! Anlatacağım. :) Yol üzerindeki ikinci durağımız Dinkelsbühl oluyor. Kaleyi karşıdan görüp, bir de fotoğraf çekip devam ediyoruz yolumuza. Sonraki durak Nördlingen oluyor. Kaleiçi muhteşem, harika mağazalar ve sokaklar. Orada yaşayan iki Türk genç kızla karşılaşıp sohbet ediyoruz. Bir İtalyan restoranında pizzamızı yiyip tekrar yola koyuluyoruz.
Dinkelsbühl Kalesi
Nördlingen - St.Georgs Kilisesi
Nördlingen - St.Georgs Kilisesi önündeki çeşme
Nördlingen kaleiçi
Nördlingen hatırası
Sonunda, gezinin en merakla beklediğimiz yerine gelmiştik; Rothenburg ob der Tauber! Nam-ı diğer ortaçağ kasabası. Yani en azından biz öyle diyoruz çünkü kasabanın merkezindeki Old Town'a surların oradan geçiş yaptığınızdan itibaren kendinizi başka bir zaman diliminde bulabilirsiniz. O derece korunmuş bir yapıya sahip olan kasaba haliyle hem romantik yolun baş tacı hemde oldukça yoğun ziyaretçi akınına sahip.
Rothenburg ob der Tauber'deki gece bekçisi. Hikayesi aşağıda.
Rothenburg ob der Tauber meydanı
Kasabaya açılan kapılardan biri ve üstündeki saat kulesi
Rothenburg ob der Tauber
Kasabadaki tatlış otellerden biri
Akşam saatlerinde geldiğimiz Rothenburg ob der Tauber'de gece bekçisinin sunumuna yetişiyoruz, hem de tam zamanında. Her akşam saat
20:00 civarında, kasaba meydanına gelen bekçi kılığındaki bir adam, kasabanın tarihini anlatmaya başlıyor. Etrafındaki kalabalık gittikçe artıyor zira merak edenler de toplanıveriyorlar
etrafına. Gece bekçisi ile beraber hem kasabayı turluyoruz hem de tarihe
tanıklık ediyoruz. Kasaba tarihini espirili bir şekilde hikayeleştirmesi ve gelen
sorulara güzellikle cevap vermesi ile bir anda gönlümüzü kazanıveriyor.
Youtube'da videoları var, araştırıp bakabilirsiniz. Aklımız
Rothenburg'da kalıyor, daha gezilecek dükkanları ve sokakları var. Ancak
akşam oldu, Dombühl'deki evimize geçmemiz gerek.
Bizim hikayemiz buradan sonra biraz değişiyor, gezi öncesi
hazırladığımız planın dışına çıkıyoruz. Çünkü hiç hesapta olmayan,
korktuğumuz, çekindiğimiz bir olay başımıza geliyor. Bu satırlardan sonrası biraz özel
hikayeye girecek ancak zaten bu bloğun amacı bir gezi rehberi sunmak
değil. Blog başlığında da belirttiğimiz gibi, gezilerimizi,
seyahatlerimizi sıcak bir kahve tadında hikayeleştirmek, sizleri biraz
olsun ekran başından oralara götürmüş olmak. Nerede kalınır, kaç para
harcanır, nereden gidilir gibi soruların cevapları zaten tonlarca blog
içeriğinde var, bizim gezi hikayelerimiz. Bu sebeple tekrar
belirtmek istedim, hikayemiz gezinin biraz dışına çıkacak, çünkü Doruk hasta.
Rothenburg ob der Tauber girişteki gözetleme kulesinden bir bakış
Gece kaldığımız Dombühl'deki evimize zaten gecenin bir karanlığında gitmiştik. Giriş şifreliydi, tuşlardan birisi tam basmadığı için eve girişte biraz zorlandık. Doruk'un ateşi çıkmış ve halsizliği başına vurmuş, ağlıyordu. Dinlenmesini ve gücünü toparlaması için birşeyler yedirmeye çalışıyorduk ancak pek başarılı olamadık. Sadece annesini emmek istiyordu. Gece boyunca beni ve annesini pek uyutmadı, sürekli ağladı durdu. Bu da bizi moral olarak epey yormuştu elbette. Evdeki kahvaltı sonrası en yakın eczaneye gittik. Eczacı, verdiği
ilaçların yanında kırmızı renkli, yumuşak plastikten yapılma oyuncak bir
kalp ile Doruk'un gönlünü alıyor ve yüzünü biraz olsun
gülümsetiyordu. Rothenburg ob der Tauber'a döndüğümüzde Doruk iyi gibiydi ancak yine de gezemeyecek kadar güçsüzdü. Biraz kararsız kalmıştık. En sonunda, Doruk'un annesi ile arabada kalmasına, bizimde Rothenburg ob der Tauber'a uğrayıp şöyle kısa bir tur atıp dönmesine karar verdik.
Teddy'in dükkanı şirinlikten kırılıyordu
Döndüğümüzde Doruk iyice huysuzlaşmıştı. Ateşi de tekrar artmış gibiydi. Ani bir kararla hastaneye gittik. Çocuk dahilisi olmadığı için en yakındaki bir başka hastaneye yönlendirdiler. Hemen geçtik. Çocuk polikliniğine geldiğimizde durumu anlattık. Ateşini ölçtüler ve acil bir durum olmadığı için sıraya aldılar. Tüm bunlar rüya gibi geçiyordu, gerçek değil gibiydi ama oradaydık, oluyordu. Sıra bize geldiğinde doktor güzelce Doruk'u kontrol etti ve normal bir ateş olduğunu belirtti. Fakat dikkatini çeken bir şey olmuştu. %1'lik bir ihtimal dedi doktor ama emin olmak istiyordu. Bunun için kan tahlili yaptırmak istedi. Kabul ettik. Sonuçların gelmesi için de bir süre bekledik ve inanamayacağımız o cümleleri işittik; "çocuğunuzun kan değeri çok düşük, sizi şehir hastanesine yönlendiriyorum. Tanrı yardımcınız olsun!"
Şok olmuştuk. Söylediğine göre Doruk'un kan değeri oldukça düşüktü ve bunun sebebinin araştırılması gerekiyordu. Bunu da yapacak ancak şehir hastanesi vardı. Konu hiç olmadığı kadar ciddiydi. Sıradan bir ateş ya da grip vakası değildi Doruk'daki, başka bir şey vardı. Ve onu bulmamız gerekiyordu. Doktorun bizi yönlendirdiği şehir hastanesi Nürnberg'deydi. Hızla yola koyulduk. Doruk için meyve vs. aldık, yolda biraz yiyerek kendine geldi. Çünkü çocuk açtı ancak birşey yiyemiyordu, sadece annesini emmek istiyordu.
Nürnberg'deki hastaneye geldik ve yine sıramızı bekledik. Doktordan önce Doruk'u muyanen eden hemşire olumsuz şeyler söylüyordu; 1 gün boyunca müşahede altında tutmak gerekir, gece burada kalmalısınız, tetkikler olacak falan filan. Moralimizin gittikçe düştüğü anlardı, önceki günkü heyecan ve coşku yerini endişe ve korkuya bırakıyordu. Hatta erken bilet bulup Türkiye'ye geri dönmek için birkaç yeri aradım ancak sonuç faydasızdı, Temmuz ayında uçaklarda hiç boş yer yoktu!
Ancak daha doktor ile görüşmemiştik ve ortada kesin bir veri yoktu. Böyle zamanlarda güçlü kalmak zor ama en mühim şeydir. Birbirimize güç vermeye çalıştık. Sıramız geldi ve eşimle birlikte doktorun odasına girdik. Daha önce ilk teşhisi koyan doktor, telefon ile Doruk'un durumunu ve kan sonuçlarını iletmişti. Buradaki doktor da genel bir muayene sonrası beklediğimiz cevabı verdi; "Endişelenecek bişey yok. Kan değeri düşük ancak yolculuk yapmasını engelleyecek kadar değil, uçağa binebilir. Sadece bunun sebebinin bulunması gerekiyor. Döndüğünüzde ülkenizdeki doktorunuza mutlaka konuyu bildirin. Sebebi bilinmeli." dedi. İçimiz biraz olsun rahatlamıştı. Üstelik Doruk'da yemek ve emmeden sonra biraz daha toparlanmış ve ateşi de geçmişti.
Gece orada kalamazdık, sigortamız bunu karşılamayabilirdi. Ayrıca kalmamızı gerektiren bir durum da yoktu ortada. Kan değerinin neden düştüğünü ülkeye dönünce bakabilirdik ve zaten hemen dönecek bir durumumuz da yoktu. Gezimizin bitmesine 2 gün kalmıştı. Ve büyük bir karar alarak yola devam ettik, o akşam kalacak olduğumuz Airbnb evine geçecek ve dinlenecektik. Hemen ev sahibimiz Lydia'yı arayıp geç kalacağımızı ve sebebini bildirdik. Geçmiş
olsun dilekleri ile birlikte evin anahtarını kapıya bırakacağını
belirtti.
Hızla Nürnberg'den çıktık ve Heidelberg yakınlarındaki Weinheim'e gece geç vakitte geldik. Hepimiz yorgunduk ama Doruk'un normale dönmesi ve kötü haber çıkmaması bizim için en büyük mutluluktu. İlk hastanedeki doktorun "%1 ihtimal de olsa" diyerek tahlil istemesi ve sonrasında yaşananlar aslında sağlık sisteminde insana verilen değeri gösteriyordu bizlere. Sadece ateşi var, al sana şurup diyip geri gönderebilirlerdi, yapmadılar.
Weinheim'de çok memnun kaldığımız Airbnb evimiz
Ancak daha herşey bitmemişti. Weinheim'de kaldığımız eve geldiğimizde cidden de anahtarın evin kapısında olduğunu gördük. Gerçi güvenlik kamerası vardı ama yine de iyi cesaret diye düşündük. Ev sahiplerini hiç göremedik zira sabah erkenden işe gitmişlerdi, kaldığımız dairenin üstünde oturuyorlardı. Evdeki oyuncaklar da Doruk'un neşesini yerine getirmişlerdi. Güzel bir gece geçirdik. Bir teşekkür notu ve ufak hediyemiz ile onlara veda edip Heidelberg'e doğru yola çıktık. Öğleye kadar Heidelberg merkezini gezdik ve Doruk için yine bol bol meyve aldık. Meyveyi seven bir oğlumuz olduğu için çok şanslıyız. :)
Heidelberg meydanı
Heidelberg
Heidelberg
Heidelberg ve kalesi
Olabildiğince yavaş ve bol dinlenmeli Heidelberg gezimizden sonra, akşam kalacak olduğumuz son Airbnb evine (ve hatta öncesinde belki Suttgart'a) geçecektik ancak aceleye gerek yoktu. Hem bulunduğumuz yerde bir çocuk hastanesi vardı ve belki de onlar Doruk'un durumunu daha iyi teşhis edebilirlerdi. Çünkü kafamızda dönen şey aslında hep buydu, içimizi kemiren sorular vardı.
Canım oğlumuz
Aracımıza atladığımız gibi Heidelberg üniversitesi kampüsünde bulunan çocuk hastanesine gittik. Hastane demeye bin şahit ister, zira bir anaokulu, kreş ya da bir kütüphane sanabilirdiniz. O derece temiz, sessiz, rengarenk ve kitap dolu, camlı bir binaydı hastane. Durumumuzu anlattık, turist olduğumuzu söyleyince önce bizi sigorta işlerimizi kayıt edecek bölüme yönlendirdiler. Koca kampüste nereden bulalım orayı derken hoca olduğunu düşündüğümüz yaşlıca bir bayan ilgili binaya kadar bize eşlik etti ve durum hakkında bilgi aldı, tavsiye verdi falan. Derken kayıt bürosundaki iş fazla uzun sürmedi ve tekrar hastaneye döndük. Doktor sıramızı bekledik. Bu sırada yine kampüste yer alan kocaman bir spor sahasının yanındaki restoranda bişeyler yedik ve biraz olsun dinlenmiş olduk. Bu esnada sahada sporcular vardı; cirit atanlar, ok fırlatanlar, koşu yapanlar falan. Doruk dikkatlice onları izledi. Belki bir gün dışarıda okumak ister, o da Heidelberg olur ve buraya gelir. Ders arası ter atmak için bu sahaya iner ve yıllar evvel burada, onun gibi spor yapan gençleri izlediğini hatırlar ve gülümser diye geçirdim içimden. :)
Heidelberg'deki çocuk hastanesinde çektiğim bir kare
Sonuçta genç bir bayan doktor ile görüştük, tekrar kan alıp tahlil yaptılar. Nürnberg'deki doktorun sonuçlarını okuyup kendi hocası (ya da daha büyük meslektaşı) ile konuyu telefonda istişare ettiler. Biz bekliyoruz. Sonuç korkutucu ya da olumsuz değildi ama beklediğimiz de bu değildi tabi; bir şekilde kanında azalma olmuş, erimiş. Buna neyin sebep olduğunu bulmak için başka testler gerekiyor ancak bunu zaten kendi ülkemize dönünce yaptıracağımız için bunlara orada gerek yoktu. Sağlıklıydı, koşuyor ve gülüyordu. Ateşi de o günlük çıkmış, sonraki gün geçmişti. Seyahat etmesini engelleyecek bir durum da söz konusu değildi.
Heidelberg'deki köprüden panorama
Peki hadi bunları biliyoruz, asıl içimizi kemiren sorulara cevap geldi mi? Gelmişti tabi; anemi gibi kan hastalığı söz konusu değildi! Ya da ona benzer bir kan hastalığı yoktu Doruk'un. Hal böyle olunca aklımıza, 1-2 ay öncesinde yaptırdığımız sünnet geldi hemen, ondan olabilirdi ama nasıl? Sorular sorular. Sonuçta tam cevaplar alamasak da içimizi biraz olsun ferahlatan haberler ile oradan ayrılıp son Airbnb evimiz olan Ilsfeld'e doğru yola çıktık.
Son Airbnb evimiz ve ev sahibimiz de çok şekerlerdi. Ne demek istediğimi üstteki fotoğraftan anlayabilirsiniz mesela. :) İngilizcesi çok iyi değildi Gudrun'un ancak gayet iyi anlaştık diyebilirim. Evinde ılık bir duş ve sıcacık bir yatak ile kendimize geldik. Ertesi sabah güzel bir kahvaltı salonunda karnımızı doyurup Münih'e doğru tekrar yola çıktık. Stuttgart'a uğrayamayacaktık zira zamanımız buna yetmezdi, ayrıca Doruk'u daha fazla yoramazdık. Zaten normalde gitmeyi planladığımız bir çok yer geride bırakmış, es geçmiştik ama sorun değildi. Bir hatamız da bu kadar çok yeri 6 gün gibi kısa bir zamanda, üstelik çocukla birlikte gezmeye çalışmamızdı. Bunu tekrarlayacağımızı hiç sanmıyorum zaten. :)
Kaldığımız evleri temiz bırakmaya özen gösterdik. :)
Derken ana yol üzerinde "Porsche Museum" tabelası beni hayli heyecanlandırdı. Gidelim mi gitmeyelim mi derken kendimizi bir anda Porsche müzesinde buluverdik. :) Porsche'un doğum yeridir Stuttgart. Buralara gelmişken, hem de anayola bu kadar yakın bir konumda iken müzeye hayır diyemezdik. Zaten 1900km.'ye yakın yol yapmış olan benim de biraz dinlenmem gerekiyordu.
Doruk'un ilk Porsche'u :)
Porsche müzesini burada sadece fotoğraflar ve çektiğim video ile anlatmak istiyorum zira kelimelerle tarif edebileceğimi pek sanmıyorum. Bir de son olarak havalimanına geçmeden önce uğradığımız Legoland'ın fotoğraflarını göstermek isterdim ancak içeri giriş aşırı pahalı olduğu için (kişi başı 34,50€) kapısından dönmek zorunda kaldık. Gerçi Doruk parmaklıklardan az kalsın giriyordu içeri, zor tuttuk. :)
Geri geleceğiz Legoland, bekle bizi!
Bir de Almanya'da ne kadar çok Türk olduğunu tekrar hatırlamış olduk bu gezimizde. Havalimanındaki güvenlik görevlisinden kahvaltı salonu işleten bayana, benzincideki dükkan sahibinden Porsche müzesindeki biletçi kıza o kadar çok Türk ile karşılaştık ki, Almanya yavru vatan dedikleri kadar varmış cidden.
Porsche caddesi!
Bir de yolları olsun, sokakları, apartmanları, evleri, bahçeleri olsun, ister şehirli ister köylü olsun her yeri ter temizdi Almanya'nın. 2000km.'ye yakın yol yaptık, bir tane bile çer çöp görmedik yollarda. Gezimiz boyunca duyduğumuz korna sayısı iki elin parmaklarını geçmemiştir. Biz de yapabiliriz diyeceğim ama maalesef konu eğitimde başlıyor ve oraya gelinceye kadar sürüyle işimiz var bizim.
Münih'den dönüşümüz de yine THY ile oldu, direkt İzmir'e indik. Böylece macera dolu bir Almanya gezisi noktalamış olduk. Geride işte böyle bir hikaye ve fotoğraflar kaldı.
Münih'den bir kare! Mutlu son :)
Doruk şimdi çok iyi maaşallah. Ege Üniversitesi'nde yaklaşık 1 haftalık uzun ve yorucu bir müşahede durumu oldu, testler yapıldı falan ama hiçbir şey bulamadılar. Sonuç olarak viral enfeksiyon dendi. Kandaki bu erime süreci çok yavaş olduğu için bizler bunu fark etmemişiz. Doruk'un vücudu da bu kansızlığa alışmış. Ne olduysa son 3-4 ay içinde olmuş, artık hiç öğrenemeyeceğiz nedenini. 2018 sonu itibariyle kontrolleri devam ediyor, maaşallah hiçbir sorun yok şimdilik. Umarız tekrarlanmaz, Allah'da kimseyi evladı ile sınamaz. Amin.