5 Eylül 2018 Çarşamba

Rodos Adasına Kısa Bir Bakış

Gezi Tarihi: Ekim 2013

Rodos’a Santorini üzerinden deniz yolu ile geçmiştik. Santorini maceramızı okuduysanız eğer, bir gece vakti Blue Horizon adlı gemi ile Rodos’a geçtğimizi zaten biliyorsunuzdur. Gece vakti gemide boş bulduğumuz koltukta uyumak hiç rahat değildi zira gemide tüm ışıklar yanıyordu ve televizyonların sesleri de hayli açıktı. Bu arada televizyonların açık olmasına mı yanalım yoksa televizyonda Aşk-ı Memnu dizisinin olmasına mı üzülelim bilemedik. Yorgun olmamızdan mütevellit tüm bu hengâmeye rağmen uyumuşuz, yorgunluk hiçbir şeyi dinlemiyor. Öğleye doğru Rodos limanına girdiğimizde artık yeni bir macera başlıyordu bizim için; Rodos!
Merhaba Rodos!
Yunanca altyazı ile Türk dizisi keyfisi :)

Işıklar ve televizyonlar gece boyunca açık kaldı.

Rodos adasının nüfusu yaklaşık 115bin. Bunun yine yaklaşık kırk bini Türk kökenli (yani kökeni Türk, bu kadar Türk var demek istemedim zira bu konuda yanlış bilgi olduğunu düşünenler oldu, vikipedia 4 bin Türk yaşadığını söylüyor ancak benim verdiğim bilgiyi Rodos'daki kütüphane görevlisinden aldık, kökeni Türk olanların sayısını 40 bin olarak vermiş, bu şekilde notr almışım, yanlış anlaşılmasın) olduğu için ada size pek de yabancı gelmeyecektir. Old Town denilen bölgeyi gezdiğinizde ne kadar çok cami olduğunu görecek ve şaşıracaksınız. Hafız Ahmet Ağa Kütüphanesi’nin şu anki sahipleri ile Türk dizileri üzerine yine Türkçe sohbet etmek ve kütüphanenin duvarında ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün posterini görmek harika bir duyguydu. 
İbrahim Paşa Camii

Hafız Ahmet Ağa Kütüphanesi bağışlarınızı bekliyor.

Adaya ilk geldiğimizde otelimize gitmeden önce yapmamız gereken bir şey vardı; eve dönüş bileti almak. Rodos’dan Marmaris’e yaklaşık bir saate giden, uygun fiyatlı Express turlar varmış. Ertesi gün için hemen iki tane edindik ve otelimize yerleştik. Buradaki otelimizi de internetten daha önce ayırttığımız için hiçbir sorun yaşamadık ve eşyalarımızı bırakıp doğruca adayı keşfe çıktık. 
Dondurmacı geldi hanııım..

Old Town sokakları

Sokaklar..

Old Town bu tip dar sokaklar ile örülmüş labirent gibi

Rodos’da bir günümüz olduğu için fazla dağılmamaya karar verdik. Zira Rodos, Santorini’den kat be kat büyük bir ada. Değil iki gün, yaklaşık beş altı gün anca yeter diye düşünüyoruz hakkıyla gezmek için. Biz de otelimize beş dakikalık yürüme mesafesinde olan Old Town’a öncelik verdik. Antalya’daki Kaleiçi gibi daracık sokakların ördüğü, eski taş evlerin süslediği, camileri, kahvehaneleri ve manzaralı saat kulesi ile günümüzün nasıl geçtiğini anlamadığımız bir tur oldu Old Town gezisi. Rodos merkezde cami çok ancak ibadete açık sadece İbrahim Paşa Camii var. O da sadece bayramlarda ibadete açılıyormuş, camimin imamı anlattı. Üzüldük. Beş vakit namaza da izin verilebilirdi kanımca. 
Rodos merkezdeki saat kulesinden görünüm

Palace of the Grand Master of the Knights

Yol üzerinde görüp de beğendiğimiz bir restorana akşamüstü dönüş yolumuzda uğrayıp deniz ürünleri temalı bir ziyafet çektik. Ardından otelimize dönüp Yunanistan’daki son gecemizi tamamladık. Ertesi günü kıyıya inip deniz kenarını gezdik. Ekim başı olmasına karşın (ve esintinin vermiş olduğu soğukluk ile birlikte) denize girenler hatta kumsalda güneşlenenler bile vardı. Güzel fotoğraf kareleri ve hoş anılarla gün sonunda Marmaris teknemize binerek yaklaşık bir saatte Marmaris limanına ulaştık. Eğer çok eşyanız yoksa limandan otogara kadar yürüyebilirsiniz, arada fazla mesafe yok. 
Ada sahillerinde bekliyorum..

Rodos Limanı'nda bulunan heykellerden biri

1900'lerin başına kadar bizim elimizde olan Rodos adasında, kültürümüzden de izler görmek mümkün.

Atina, Santorini ve Rodos gezilerimizin sonucu olarak biz çok memnun kaldık bu Yunanlılardan. Zaten aksini beklemek de haksızlık olurdu. Gayet neşeli insanlar. Rodos’taki akşam yemeğimizde, Türk olduğumuzu duyunca Mastika’yı çalarak bizi gülümseten, çat pat Türkçesiyle bizimle sohbet etmeye çalışan çalgıcı amcayı ve torununu unutmayacağız mesela. Ya da bize Türkçe selam vererek uğurlayan Kostas’ı unutmayacağız. 
Bizi evimize getiren Marmaris Express

Geçmişte üzücü olaylar yaşanmış olabilir ancak ön yargıları artık kırmak gerektiğini düşünüyoruz. Düşmanlık filan yok aramızda. Ege denizini paylaşan komşularız sadece. Yunan’dan dost bile olur, sonuçta milli içkimiz rakı aramızda. Hatta mezemiz, zeytinyağlılarımız bile aynı. Ya da tatlılarımız baklava, helva… Neyse kısa keselim. Bir balayı alternatifi olarak Yunan adaları hayli güzel ve tercih edilesi yerler. Atina ile Santorini arası yol üzerinde uğradığımız Ios veya Kos adaları gibi sürüyle saklı cennetleri mevcut Yunanistan’ın. Belki bir gün sizinle de orada karşılaşırız, ne dersiniz. 

Bir dahaki yazıda görüşmek üzere, efcharistó !

3 Eylül 2018 Pazartesi

Bir Balayı Tatili Olarak Santorini

Gezi Tarihi: Eylül-Ekim 2013

Doğum günüm olan 28 Eylül'de, sevgilim, hayatım, her şeyim olan Aslı'mla dünya evine girdik. Evlilik hazırlıkları sürerken aklımızda balayını nerede geçireceğimiz fikri hep dönüyordu. Çok farklı fikirlerimiz olmadı zira Santorini adası meğer ikimizin de gönlünden geçiyormuş. Daha ortaya ilk fikir atıldığında ikimizde benimsemiştik ve sonuç öyle de oldu. 29 Eylül günü Santorini'ye doğru yola çıktık.
Santorini

Santorini evleri

Öncelikle şunu belirtmemde fayda var, Santorini adasına hem deniz yolu ile hem de hava yolu ile ulaşım sağlanıyor ancak bunların ikisi de "tek seferde" yapılacak yolculuklar değil. Yani en az iki defa araç değiştirmeniz gerekiyor, hem uçak hem de gemi için. Biz ekonomik bir yol izleyelim dedik ve yol durumumuzu ona göre şekilendirdik.

Santorini'ye varış planımız önceleri hava yolu üzerindendi. Ne yazık ki aynı gün içerisinde adaya gidecek Atina uçağını İstanbul üzerinden denk getiremiyorsunuz, en azından biz bulamadık. İlla bir gece Atina'da kalma durumu ortaya çıktı. Biz de bardağın dolu tarafından baktık ve Atina'yı gezmek için iyi bir fırsat olacağını düşündük. İstanbul’dan Atina'ya uçuş, bir gece Atina'da kalış ve ertesi gün Atina'dan Santoroni'ye ikinci uçuş.

Santorini'ye gitmek için ikinci seçenek; denizyolu. Marmaris'ten Rodos'a giden teknelere binerek yaklaşık bir (1) saatlik yolun sonunda Rodos adasına varabilir ve buradan kalkan "Blue Star Ferries" isimli firmanın küçük cruise gemilerine binebilirsiniz. Bu gemiler Ege Denizi'ndeki belli başlı Yunan adaları arasında sürekli olarak sefer yapan deniz otobüsü tadında taşıtlar, bir bakıma adalara kalkan dolmuşlar. Yolculuğumuzu daha ekonomik kılmak için Atina'dan Santorini'ye uçakla geçmek yerine bu gemilere binip, biraz da Ege'nin tadına vararak gitmek istedik. İyi ki de öyle yapmışız.
Bizi Santorini'ye götürecek olan "Naxos"

Atina’ya uçakla vardığımızda öğle saatlerini henüz yeni geçmişti. Gayet güzel bir uçuştan sonra havalimanında bulunan metroyu kullanarak şehir merkezine geldik. Metro ve genel olarak etraf boş gibiydi. Ayrıca Yunan harfleri bildiğimiz Latin harflerine benzemediği için gideceğimiz adrese yakın durağı bulmakta biraz zorlandık ama hallettik. Ayrıca metroya bilet almadan da binebiliyorsunuz (ki çoğu Avrupa ülkesi bu şekilde) ancak elbette arada sırada metroda bilet kontrolü olabiliyormuş. Bunlara denk gelme durumunda eğer elinizde bilet yoksa belirli bir miktar para cezası kesiliyor. Bilet almak zorunlu değil ama almanız en doğru hareket olacaktır. Ayrıca aldığınız bileti metro girişindeki okuyucularda onaylatmanız gerekiyor, ayrıca dikkat.
Atina caddeleri

Atina metrosuna girişte karşılaştığımız eserler
 
Biz elbette biletimizi alarak (metro istasyonlarında bilet satış makineleri var) metroya bindik. Atina Havalimanından şehir merkezine tek bir hat var ancak merkeze yaklaştıkça hat sayısı üçe çıkıyor. Otelimiz, Atina’nın meşhur Akropolis’ine yakın bir mevkideydi. Biz de eşyalarımızı otele bırakıp doğruca Akropolis’e gittik. Ancak kapanış saatini biraz geçirmişiz, içeri giremedik. Biz de etrafından dolaşıp Akropolis’i karşıdan görebileceğimiz ufak bir seyir tepesine çıkıp gün batımından önce Atina’yı seyrettik. Güneşin batmaya başladığı sıralarda da şehrin eski bölgesine indik. Labirenti anımsatan, biraz da Antalya’nın Kaleiçi bölgesine benzettiğimiz o eski evlerle dolu bölgede bir ayine denk geldik. Sanırım vaftiz töreniydi. Tıpkı bizim sünnet merasimi gibi yemekliydi ama ilahiden başka bir müzik duymadık. Ancak ortam bize çok yakın geldi, şık giyinmiş insanlar, yemek masaları ve ilahiler.
Akropolis'e gider

Uzaktan Akropolis girişi

Karşı tepeden Akropolis
 
Daha aşağılara indiğimizde şehrin güzide restoranlarının bulunduğu bir yere geldik. Biz de “aile restoranı” olarak tabir edebileceğimiz bir yere geçip oturduk. İçerisi baya kalabalık olduğu için bizi biraz beklettiler. Beklerken de bize ufak bardaklarda “uzo” getirdiler sağ olsunlar. “Bu “uzo” bizim “rakı” gibi işte, tatmadığım için bir yorumda bulunamayacağım. Eşim tadımlık aldı, hayli beğendi.

Derken evliliğimizin ilk akşam yemeğini orada tattık. Öyle etli metli şeyler yoktu soframızda, salata ve meze ağırlıklı yiyeceklerdi ancak her biri birbirinden lezzetliydi. Yunan ve Türk mutfaklarının ikisi de zeytinyağını çok seviyor. Eşim ve ben de Ege’li olduğumuzdan sofra bize acayip güzel geldi. Özellikle “Greek Salat” olarak geçen Yunan Salatası bir harikaydı, tavsiye ederiz. Bu arada ekmekler siz söylemeden gelmiyor. Bu olaya birkaç yerde daha rastladık, 50 cent’e masanıza ekmek isteyebilirsiniz.
Evliliğimizin ilk akşam yemeği! (Şişedekiler GreekCola)

Aile lokantası tadında enfes bir mekan

Yemekten sonra otelimize geri döndük zira ertesi günü erken kalkmamız gerekecekti. Sabah 05:30’daki ilk metroya yetişmemiz gerekiyordu çünkü Santorini’ye gidecek olan gemimiz Atina’nın Pire Limanı’ndan sabah 07:00’de kalkıyordu. Eşyalarımızı hazırladık ve sabahın beşinde, açılmamış metro istasyonunun kapısında beklemeye başladık. Bizim gibi bekleyen birkaç turist daha vardı etrafımızda. Sonunda metro geldi ve Pire’ye doğru yola çıktık. Uzun bir yolculuğun ardından (yaklaşık 45 dakika boyunca ıssız Atina manzaraları eşliğinde) limana geldik. İlk işimiz elimizdeki online biletleri firmanın bürosunda onaylatarak asıl biletlerimizi almak oldu. Bu konu aslında önemli zira onaylatma olmadan gemiye alınmıyorsunuz, gidecek olanların dikkatine.

BlueStar Ferries’in Naxos adlı gemisi, 8 kattan oluşan büyükçe bir feribot aslında. Alt kısmında otomobil ve diğer araçları alan devasa bir park alanı mevcut, toplam yolcu kapasitesi 1400 küsur kişiyi bulabiliyor. Ekonomik biletli olan bizler için gemi içindeki her boş koltuk, sandalye veya köşe oturma yeri oluyor. Ancak bu demek değil ki illa bir yeriniz oluyor. Eğer yaz mevsimi gibi sezonluk zamanlara denk gelirseniz elinizdeki ekonomik biletlerle bile oturacak yer bulamayabilirsiniz. Biz şansımıza boş koltuk bulduk. Gerçi pencere kenarı değildi ama olsun, oturacak bir yerimiz vardı. Pencere kenarlarını uzak doğuluların kapmış olması da dikkatimizden kaçmadı değil.
Ekonomi sınıfı için "boş bulduğun yere otur" stratejisi gemi nüfusuna göre değişiyor.

Geminin 7. kat manzarası enfes.

Gemiden kısaca bahsedecek olursak; bilet fiyatları ekonomik olandan başlıyor, yatağı ve televizyonu olan lüks odalara kadar çıkıyor. Sabah 7’de Atina’dan kalkan gemi öğleden sonra saat 15:00 gibi Santorini’ye varıyor. Yol üzeri, aralarında Ios ve Nakşa’nın da dahil olduğu birkaç adaya uğradığı için aslında süre bu kadar uzun sayılır. Yolculuk esnasında gemi içerisindeki restoran ya da kafeteryalardan (ayrıca ücret ödeyerek) faydalanabiliyorsunuz. Gemide ekonomi biletli yolcular için belirli bir bagaj sistemi olmadığından, bulunduğumuz koltuklu salonun en arkasında yer alan raflar, valiz ve sırt çantalarını bırakmak için maalesef tek seçenek oldu. Aklınızda bulunsun.

Ege’nin ne kadar mavi olduğunu bu yolculukta anladık desem yalan olmaz. Eşim ve ben Ege’liyiz ama Ege denizini bu kadar mavi hiç görmemiştik! Muazzam manzarasını seyretmek için geminin 7. Katında bulunan terasa geçip manzaralı bir sandalyeye oturmak veya ayakta rüzgarla dans etmek olası. Karar sizin. Biz içeceklerimizi alıp manzaranın keyfini sürdük, tavsiye ederiz.


Sevgili Ege, sen ne güzelsin..

Adaya geldiğimizde bizi otelin çalışanlarından Kostas karşıladı. Liman, merkeze bir hayli uzak, üstelik hayli uzun ve dik bir yokuş çıkmak gerekiyor. Normalde gündüzleri limanda otobüs, taksi ve araç kiralama seçenekleri bulunuyor ancak akşamları belirli bir saatten sonra bunları bulmak mümkün değil. Bu yüzden gece limana geleceklere tavsiye olarak, kalacakları otele durumu bildirerek kendilerini almaları için bir araç isteyebilirler. Biz bu durumu biliyorduk ancak öğleden sonra limana indiğimiz için bir sıkıntı olmadı. Üstüne, kendilerinin ücretsiz olarak böyle bir hizmeti olduğunu öğrendik ve çok mutlu olduk. Kostas bizi limandan araba ile alarak otele kadar getirdi. Yolda gelirken çevreyi de tanıtmayı ihmal etmedi. Bu gerçekten çok yardımcı oldu bize. Meğer Kostas’ın babası İzmir’liymiş. Bir süre İstanbul’da bulunmuşlar. Hatta İstanbul’da tattığı dondurmaları çok beğenmiş, başka yerde öylesine rastlamamış filan. Çok sıcak insanlar şu Yunanlılar. Atina’da ilk akşam yemeğini yediğimiz restoranda da benzer bir misafirperverlik vardı. Üstelik bize tatlı olarak helva vermişlerdi. :)
Otel odamızın balkonundan Santorini manzaramız!
 
Santorini adası üç merkeze bölünmüş durumda. Kuzey uçta küçük bir yerleşim birimi olan Oia köyü, güneydeki uzun sahile sahip kızım olan Perissa köyü ve tüm adanın merkezini oluşturan ve kısmen diğer merkezlere göre daha büyük durumda olan ortadaki Fira köyü. İnternette Santorini olarak arattığınızda karşınıza çıkan o muhteşem gün batımı fotoğraflarının çoğu Oia köyünde çekilmiş, gidince anladık. Perissa ise adanın belki de en sakin yerlerinden birisi. Adanın güney ucundaki Akrotiri kadar olmasa da gayet sessizdi. Fira ise tam merkez köy; hem kalabalık hem de sürüyle alışveriş merkezi, restoran ve turistik dükkana sahip. Cruise gemilerinin yanaştığı diğer liman olan Old Port’dan buraya teleferik mevcut. Teleferiğin bağlı olduğu Old Port’dan karşıdaki volkanik adayı gezmek için kalkan ufak tekneler mevcut, gezi fiyatları 25€ civarında, bu da ekstra dursun.
Old Port'dan çıkan teleferik ve karşıda volkanik ada
 
Old Port ve volkanik adanın farklı bir açıdan çekilmiş fotoğrafı

Adaya vardığımız ilk gün hemen uyumuşuz. Yol yorgunu olduğumuzdan (ki düğün gecesi sabah doğru otobüs ile İzmir’e gel, oradan uçakla İstanbul aktarmalı Atina yap. Ertesi sabah erken saatte metro ile Pire limanına var, sonra denizde yaklaşık 8 saatlik yolculuk sonrası Santorini’ye gel! Olacak iş değil ama oldu) o gün akşam yemeği yemeden yattık. Bir uyumuşuz ki sormayın.. Ertesi güne dinç kalktık. Otelimizin kahvaltı servisi bize iki seçenek sunuyordu, ya bahçede kahvaltı ya da odamızda. Sanırım herkesin tercihi oda oluyor, bahçe küçük ve pek kahvaltı edeni de görmedik. Zaten odada kahvaltı, özellikle manzaralı bir balkona sahipseniz daha lezzetli oluyor.
Kahvaltımız

Santorini’deki ilk günümüzü Fira’da dolaşmaya ayırdık. Etrafı biraz keşfettik, alışveriş yaptık. Güzel kareler yakaladık, manzaralara hayran kaldık. Fira’da denize girmek mümkün değildi zira burası bir volkanik ada ve bulunduğumuz kısım denizden yaklaşık yetmiş, seksen metre yukarıda. Merkezin deniz ile tek bağlantısı limanları. Bu arada merkeze en yakın liman olan Old Port’a teleferik olduğu gibi eşekler ile de ulaşım sağlayabiliyorsunuz. O eski kıvrımlı yokuşu, neredeyse bir at büyüklüğünde olan koca Yunan eşekleri ile inip çıkabiliyorsunuz. Bu kadar büyük olmaları onları ünlü yapmış ancak bizim memlekette eşek çokça bulunduğundan fazla ilgimizi çekmediler. :)
Eşşeğinizi buraya bırakmayın kardeşim.. :)
 
Bu arada bir ufak reklam gibi olacak ama Fira merkezde Daphne Casserole isminde mütevazı bir yer var. Gidin ve günün menüsünü söyleyin, hayli leziz yemekleri var. Özellikle fırında kuzu bir harikaydı. Bizim Türk olduğumuzu duyunca “siz ekmeksiz yapamazsınız” diyerek bize sıcacık ekmek getirdiler. Bildiğimiz cacığı bir de Yunan mutfağında yedik, ismini de ilk defa duyduk; Caciki. :) Demem odur ki bu yer bizim çok hoşumuza gitti. Hem yemekleri hem de misafirperverliği ile gidildiğinde görülmesi gereken yerlerin başında geliyor.
Şefin tavsiyesi
 
Fira’da ilk günümüzü noktalarken kiralık arabalar dikkatimizi çekti. Adanın uzak kesimlerine otobüs veya taksi ile gitmek mümkün ancak şahsen kullandığınız bir araba ile adayı keşfetmeye kim hayır diyebilir ki? Birkaç yerden araçlar ile ilgili fiyat bilgisi aldık. Günlük 35€’ya Nissan Micra sahibi olabilirsiniz mesela. Eşimle bu seçeneği gözümüze kestirdik ve ertesi günü bu aracı almaya karar verdik.
Fira'nın sokakları hep mi denize bakar..

Santorini sokakları gizli cennetler saklıyor olabilir.
 
İkinci gün Micra’mızı alıp adanın güneyine inmeye karar verdik. Burada ufak bir olay başımızdan geçti, bahsetmek isterim; arabayı aldıktan sonraki ilk işimiz elbette ki benzin almak olacaktı. Girdik yol üzerindeki bir benzinciye. Zaten benzin bize göre bir hayli ucuz. Ancak gün içinde bize ne kadar benzin gerekli tahmin edemiyoruz. Ufak bir hesapla yaklaşık 40-50€’luk bir benzinin bize yeteceğini düşündük. Benzinci adam “kaç günlük kiraladınız?” diye sordu. Bir gün olduğunu duyunca “20€ bile yeter” diyerek tasarruf etmemizi sağladı. Sağ olsun, verdiği benzin bırakın yetmeyi, arttı bile desem yeridir. Yunanlı benzinci amcanın bu iyiliğini de hep hatırlayacağız.
Bir günlüğüne bizimsin Micra
 
Adanın güneyinde iki ünlü plaj var. Bunlardan birisi Red Beach olarak geçiyor ve kara yolu ile gidilebiliyor. Araç kiraladığınız yerden ya da otelinizden bir ada haritası edinebiliyorsunuz. Sonrasında zaten haritadaki yerleri bulmak zor olmuyor. Az araç, sakin bir trafik ve levhalar size hayli yardımcı oluyorlar. Red Beach’e geldiğimizde aracımızı biraz geriye park ettik. Yolun kalan kısmında yürümek durumundaydık zira sahile ulaşım dar bir patika ile sağlanmış, dikkat etmek gerekiyor. Denizi güzel, dalgasızdı ancak yosun nüfusu bir hayli fazla olduğu için denizde açılmak zorunda kaldık. Sahil kısmen kalabalıktı, bunda sahilin dar olmasının da payı var elbet. Ayrıca sahildeki ufacık taşların kırmızı ve tonlarında oluşu sahile Red Beach adının verilmesine sebep olmuş, görülmeye değer bizce.
Red Beach

Red Beach'deki kızıl kum taneleri
 
Diğer sahil olan White Beach için ulaşım sadece deniz yolu ile sağlanıyor. Bu sebeple şimdilik bu sahili es geçmek durumunda kaldık zira daha keşfedecek başka yerler de vardı. Adanın en güneyinde yer alan deniz fenerini de görüp fotoğrafladıktan sonra bir sonraki sahil deneyimi için Perissa köyüne geçtik. Burası Red Beach’in aksine gri tonlarında renklere sahip ufacık taşlardan oluşan upuzun bir sahil şeridi. Şezlonglar ücretli ancak çok da abartı değil, 1-2€ karşılığında hem şemsiye hem de iki şezlonga sahip olabiliyorsunuz. Eylül sonu geldiğimiz için sanırım sahilde bizden başka bir çift daha vardı o kadar, koca Perissa sahili bize kalmıştı. Sadece birkaç defa, doğu Asya göçmeni olduğunu tahmin ettiğimiz genç kızlar yanımıza gelip belirli bir ücret karşılığı “thai masajı” teklifinde bulundular. Allah’dan çok ısrarcı değildiler ve hayır diyince gittiler. Deniz, ekim başı olmasına karşın çok da soğuk değildi, şansımıza güneş hep vardı.
Adanın en güney ucuna bekçilik yapan Akrotiri Deniz Feneri

Perissa sahilini kül rengine boyayan kum

Perissa sahili sol kısım

Perissa sahili sağ kısım
 
Bir süre burada deniz hasreti giderip tekrar yola koyulduk. Adanın tek ve en yüksek tepesi olan (565mt.) Pyrgos’a araçla yarım saatte çıktık. Hayli korkutucu bir yolculuk oldu zira tek şeritli yolun hemen yan kısmı uçurum gibi aşağıyı gösteriyordu. Tepenin en yukarısında bir askeri üs ve 1700’lü yıllarda yapılmış Aziz Elias kilisesi bulunuyordu. Eğer aracınız varsa mutlaka gidilmesi gereken yerlerden birisi de burası zira müthiş bir ada manzarasına sahip bir mevki. Havalimanı, çevre yerleşkeler ve Ege’nin muhteşem maviliği buradan harikulade görülüyor. Bir uçağın penceresinden bakmak gibi bir şey, olağanüstü. Biz de bir süre kiliseyi gezerek etrafımızı saran manzaranın tadını çıkardık. Kilisenin halka açılmamış bölümlerinde halen keşişlerin olduğunu duyduk ama göremedik. Sadece 20 defa çalan büyük çan sesi duyduk o kadar. :)
Aziz Elias Kilisesi 100mt. sonra

Sağda havalimanı, solda merkez köy Fira.

Aziz Elias Kilise bahçesi. Sağdaki bina girilmesi yasak olan keşişlerin bölgesi.
 
Güneşin batışını en iyi şekilde izleyebileceğimiz yer olarak belirtilen ve bizdeki Şeytan Sofrası’nın Yunan versiyonu olan Oia köyüne gitmek üzere yola koyulduk. Adanın en kuzey ucunda bulunan bu zengin köy, bizi güzelliği ve temizliği ile büyüledi desek yalan olmaz. Köye vardığımızda güneşin batmasına az bir süre kalmıştı. Güneşin batışının izlendiği alana koşarak yetiştik ancak kalabalık bir grubun daha önceden mekanı doldurması sebebiyle pek de iyi bir noktada duramadık. Kalabalığın arasında gördüğümüz güneş denize doğru battı gitti ve herkes alkışladı, tüm olan buydu. Hatta o kalabalık arasında eşim, bir Türk çiftin konuşmasına şahit olmuş. Kızın “beklediğim gibi çıkmadı” falan dediğini duymuş, al benden de o kadar. Çok da aman aman bir durum değil bu güneş batırma ama adı çıkmış bir defa. Etrafta bu manzarayı daha keyifli izleyebileceğiniz bolca restoran ve kafe mevcut ancak tahmin edebileceğiniz üzere hayli pahalılar.
Oia Köyü / Santorini

Alkışlar eşliğinde güneşi de batırdık
 
Oia köyünü biraz gezdikten sonra akşam olmanın verdiği soğuklukla bir Strogili adlı bir restorana girdik. Yemeklerin Yunanistan’da kötü çıktığını şimdiye kadar hiç görmedim, sanırım bizim mutfağımıza yakın olmalarından kaynaklanan bir durum bu. Kremalı çorbaları için “tam entel işi” dediğim ancak yedikten sonra hayran kaldığım bir çorbaydı, aklınızda bulunsun. Ayrıca Oia köyünde bolca alışveriş dükkanı vardı. Mermer sokakları ve hoş ışıklandırmalarıyla hayli zengin bir görüntü çizen Oia köyü, adanın diğer bölgelerine göre bir tık daha pahalı elbette. İnternet üzerinden de fiyatları görüp en azından oteller açısından karşılaştırma yapabilirsiniz. Biz de kısa turumuzun ardından otelimize geri döndük ve ikinci günümüzü de böylece tamamlamış olduk.
Huzur ve dinginlik

Şefin akşam için tavsiyesi

Greek Salad (üstündeki siyah üzümler kebere/kapari meyvesi olarak geçiyor)
 
Adadaki son günümüzü Fira’da gezmediğimiz yerlere ayırmak istedik. Hem öğlen otelden çıkışımız gerçekleşecekti, mecbur dışarıda olacaktık, hem de atladığımız yerler vardı, gelmişken görmemek olmazdı. Fakat hesaba katmadığımız bir durum oluştu; bizi sonraki durağımız olan Rodos’a götürecek gemi gece yarısı limanda olacaktı ve bizim de akşamüstünden limanda olmamız gerekecekti. Sağ olsunlar, otel sahipleri bu konuda da bizi yalnız bırakmadılar ve bize kullanılmayan bir oda verip eşyalarımızı orada geceye kadar tutabileceğimizi söylediler. Kulaklarımıza inanamadık, tüm bunlara müşteri memnuniyeti diyebilirsiniz ama biz “misafirperverlik” dedik. Paran bitti işin bitti mantığı yok. Gece limana gidecek araç olmadığını bildiklerinden bize hem sıcak kalmamız için oda hem de araç tahsis etmeleri büyük bir nezaketti. Biz de Fira’daki dükkânlarına uğrayarak (otel sahibinin bir de hediyelik eşya dükkanı vardı merkezde) birkaç şey almayı ihmal etmedik. :)
Fira'nın yolları taştan, sen çıkardın beni baştan..

Baklavamızı da çalmışlar :)

Santorini'de güzel anılar bıraktığımız evimiz..
 
Dönüş yolu için deniz yolunu tercih etmemizin hem ekonomik hem de gezi amaçlı nedeni olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Bir taşla üç kuş (Atina, Santorini ve Rodos) vurarak eve dönmeye karar vermiştik. Yine Blue Star Ferries’in bu defa Blue Horizon adlı gemisine binip gece vakti Santorini’den ayrıldık. Tekrar görüşmek üzere Santorini, seni çok sevdik ve inşallah yine geleceğiz!
Santoroni'den bir gece yarısı Rodos'a geçtiğimiz gemimiz; Blue Horizon

Not: Hikayenin devamında Rodos adasına geçiyor ve 1 gece orada da konaklıyoruz. Rodos hikayemize buradan ulaşabilirsiniz. Sevgiyle kalın, hoşçakalın! 

Orta Avrupa (Prag-Viyana) Gezisi

Gezi Tarihi: Eylül 2019 Herkese merhaba. Salzburg yakınlarındaki Mondsee gölü ve St.Lorenz kasabası Kısa bir aranın ardından tekrar ...