Gezi Tarihi: Eylül-Ekim 2013
Doğum günüm olan 28 Eylül'de, sevgilim, hayatım, her şeyim
olan Aslı'mla dünya evine girdik. Evlilik hazırlıkları sürerken aklımızda
balayını nerede geçireceğimiz fikri hep dönüyordu. Çok farklı fikirlerimiz
olmadı zira Santorini adası meğer ikimizin de gönlünden geçiyormuş. Daha ortaya
ilk fikir atıldığında ikimizde benimsemiştik ve sonuç öyle de oldu. 29 Eylül
günü Santorini'ye doğru yola çıktık.
 |
| Santorini |
 |
| Santorini evleri |
Öncelikle
şunu belirtmemde fayda var, Santorini adasına hem deniz yolu ile hem de hava
yolu ile ulaşım
sağlanıyor ancak bunların ikisi de "tek seferde" yapılacak
yolculuklar değil. Yani en az iki defa
araç değiştirmeniz gerekiyor, hem uçak hem de gemi için. Biz ekonomik bir yol
izleyelim dedik ve yol
durumumuzu ona göre şekilendirdik.
Santorini'ye
varış planımız önceleri hava yolu üzerindendi. Ne yazık ki aynı gün içerisinde adaya
gidecek Atina uçağını İstanbul üzerinden denk getiremiyorsunuz, en azından biz bulamadık.
İlla bir gece Atina'da kalma durumu ortaya çıktı. Biz de bardağın dolu
tarafından baktık ve Atina'yı gezmek için iyi bir fırsat olacağını düşündük. İstanbul’dan
Atina'ya uçuş, bir gece Atina'da kalış ve ertesi gün Atina'dan Santoroni'ye
ikinci uçuş.
Santorini'ye
gitmek için ikinci seçenek; denizyolu. Marmaris'ten Rodos'a giden teknelere
binerek yaklaşık bir (1) saatlik yolun sonunda Rodos adasına varabilir ve
buradan kalkan "Blue Star Ferries" isimli firmanın küçük cruise
gemilerine binebilirsiniz. Bu gemiler Ege Denizi'ndeki belli başlı Yunan
adaları arasında sürekli olarak sefer yapan deniz otobüsü tadında taşıtlar, bir
bakıma adalara kalkan dolmuşlar. Yolculuğumuzu daha ekonomik kılmak için
Atina'dan Santorini'ye uçakla geçmek yerine bu gemilere binip, biraz da Ege'nin
tadına vararak gitmek istedik. İyi ki de öyle yapmışız.
 |
| Bizi Santorini'ye götürecek olan "Naxos" |
Atina’ya
uçakla vardığımızda öğle saatlerini henüz yeni geçmişti. Gayet güzel bir
uçuştan sonra havalimanında bulunan metroyu kullanarak şehir merkezine geldik.
Metro ve genel olarak etraf boş gibiydi. Ayrıca Yunan harfleri bildiğimiz Latin
harflerine benzemediği için gideceğimiz adrese yakın durağı bulmakta biraz
zorlandık ama hallettik. Ayrıca metroya bilet almadan da binebiliyorsunuz (ki
çoğu Avrupa ülkesi bu şekilde) ancak elbette arada sırada metroda bilet
kontrolü olabiliyormuş. Bunlara denk gelme durumunda eğer elinizde bilet yoksa
belirli bir miktar para cezası kesiliyor. Bilet almak zorunlu değil ama almanız
en doğru hareket olacaktır. Ayrıca aldığınız bileti metro girişindeki
okuyucularda onaylatmanız gerekiyor, ayrıca dikkat.
 |
| Atina caddeleri |
 |
| Atina metrosuna girişte karşılaştığımız eserler |
Biz
elbette biletimizi alarak (metro istasyonlarında bilet satış makineleri var)
metroya bindik. Atina Havalimanından şehir merkezine tek bir hat var ancak
merkeze yaklaştıkça hat sayısı üçe çıkıyor. Otelimiz, Atina’nın meşhur
Akropolis’ine yakın bir mevkideydi. Biz de eşyalarımızı otele bırakıp doğruca
Akropolis’e gittik. Ancak kapanış saatini biraz geçirmişiz, içeri giremedik.
Biz de etrafından dolaşıp Akropolis’i karşıdan görebileceğimiz ufak bir seyir
tepesine çıkıp gün batımından önce Atina’yı seyrettik. Güneşin batmaya
başladığı sıralarda da şehrin eski bölgesine indik. Labirenti anımsatan, biraz
da Antalya’nın Kaleiçi bölgesine benzettiğimiz o eski evlerle dolu bölgede bir
ayine denk geldik. Sanırım vaftiz töreniydi. Tıpkı bizim sünnet merasimi gibi
yemekliydi ama ilahiden başka bir müzik duymadık. Ancak ortam bize çok yakın
geldi, şık giyinmiş insanlar, yemek masaları ve ilahiler.
 |
| Akropolis'e gider |
 |
| Uzaktan Akropolis girişi |
 |
| Karşı tepeden Akropolis |
Daha
aşağılara indiğimizde şehrin güzide restoranlarının bulunduğu bir yere geldik.
Biz de “aile restoranı” olarak tabir edebileceğimiz bir yere geçip oturduk. İçerisi
baya kalabalık olduğu için bizi biraz beklettiler. Beklerken de bize ufak
bardaklarda “uzo” getirdiler sağ olsunlar. “Bu “uzo” bizim “rakı” gibi işte,
tatmadığım için bir yorumda bulunamayacağım. Eşim tadımlık aldı, hayli beğendi.
Derken
evliliğimizin ilk akşam yemeğini orada tattık. Öyle etli metli şeyler yoktu
soframızda, salata ve meze ağırlıklı yiyeceklerdi ancak her biri birbirinden
lezzetliydi. Yunan ve Türk mutfaklarının ikisi de zeytinyağını çok seviyor.
Eşim ve ben de Ege’li olduğumuzdan sofra bize acayip güzel geldi. Özellikle
“Greek Salat” olarak geçen Yunan Salatası bir harikaydı, tavsiye ederiz. Bu
arada ekmekler siz söylemeden gelmiyor. Bu olaya birkaç yerde daha rastladık,
50 cent’e masanıza ekmek isteyebilirsiniz.
 |
| Evliliğimizin ilk akşam yemeği! (Şişedekiler GreekCola) |
 |
| Aile lokantası tadında enfes bir mekan |
Yemekten
sonra otelimize geri döndük zira ertesi günü erken kalkmamız gerekecekti. Sabah
05:30’daki ilk metroya yetişmemiz gerekiyordu çünkü Santorini’ye gidecek olan
gemimiz Atina’nın Pire Limanı’ndan sabah 07:00’de kalkıyordu. Eşyalarımızı
hazırladık ve sabahın beşinde, açılmamış metro istasyonunun kapısında beklemeye
başladık. Bizim gibi bekleyen birkaç turist daha vardı etrafımızda. Sonunda
metro geldi ve Pire’ye doğru yola çıktık. Uzun bir yolculuğun ardından
(yaklaşık 45 dakika boyunca ıssız Atina manzaraları eşliğinde) limana geldik.
İlk işimiz elimizdeki online biletleri firmanın bürosunda onaylatarak asıl
biletlerimizi almak oldu. Bu konu aslında önemli zira onaylatma olmadan gemiye
alınmıyorsunuz, gidecek olanların dikkatine.
BlueStar
Ferries’in Naxos adlı gemisi, 8 kattan oluşan büyükçe bir feribot aslında. Alt
kısmında otomobil ve diğer araçları alan devasa bir park alanı mevcut, toplam
yolcu kapasitesi 1400 küsur kişiyi bulabiliyor. Ekonomik biletli olan bizler
için gemi içindeki her boş koltuk, sandalye veya köşe oturma yeri oluyor. Ancak
bu demek değil ki illa bir yeriniz oluyor. Eğer yaz mevsimi gibi sezonluk
zamanlara denk gelirseniz elinizdeki ekonomik biletlerle bile oturacak yer
bulamayabilirsiniz. Biz şansımıza boş koltuk bulduk. Gerçi pencere kenarı değildi
ama olsun, oturacak bir yerimiz vardı. Pencere kenarlarını uzak doğuluların
kapmış olması da dikkatimizden kaçmadı değil.
 |
| Ekonomi sınıfı için "boş bulduğun yere otur" stratejisi gemi nüfusuna göre değişiyor. |
 |
| Geminin 7. kat manzarası enfes. |
Gemiden
kısaca bahsedecek olursak; bilet fiyatları ekonomik olandan başlıyor, yatağı ve
televizyonu olan lüks odalara kadar çıkıyor. Sabah 7’de Atina’dan kalkan gemi
öğleden sonra saat 15:00 gibi Santorini’ye varıyor. Yol üzeri, aralarında Ios
ve Nakşa’nın da dahil olduğu birkaç adaya uğradığı için aslında süre bu kadar
uzun sayılır. Yolculuk esnasında gemi içerisindeki restoran ya da kafeteryalardan
(ayrıca ücret ödeyerek) faydalanabiliyorsunuz. Gemide ekonomi biletli yolcular
için belirli bir bagaj sistemi olmadığından, bulunduğumuz koltuklu salonun en
arkasında yer alan raflar, valiz ve sırt çantalarını bırakmak için maalesef tek
seçenek oldu. Aklınızda bulunsun.
Ege’nin
ne kadar mavi olduğunu bu yolculukta anladık desem yalan olmaz. Eşim ve ben
Ege’liyiz ama Ege denizini bu kadar mavi hiç görmemiştik! Muazzam manzarasını
seyretmek için geminin 7. Katında bulunan terasa geçip manzaralı bir sandalyeye
oturmak veya ayakta rüzgarla dans etmek olası. Karar sizin. Biz içeceklerimizi
alıp manzaranın keyfini sürdük, tavsiye ederiz.
 |
| Sevgili Ege, sen ne güzelsin.. |
Adaya
geldiğimizde bizi otelin çalışanlarından Kostas karşıladı. Liman, merkeze bir
hayli uzak, üstelik hayli uzun ve dik bir yokuş çıkmak gerekiyor. Normalde
gündüzleri limanda otobüs, taksi ve araç kiralama seçenekleri bulunuyor ancak
akşamları belirli bir saatten sonra bunları bulmak mümkün değil. Bu yüzden gece
limana geleceklere tavsiye olarak, kalacakları otele durumu bildirerek
kendilerini almaları için bir araç isteyebilirler. Biz bu durumu biliyorduk
ancak öğleden sonra limana indiğimiz için bir sıkıntı olmadı. Üstüne,
kendilerinin ücretsiz olarak böyle bir hizmeti olduğunu öğrendik ve çok mutlu
olduk. Kostas bizi limandan araba ile alarak otele kadar getirdi. Yolda
gelirken çevreyi de tanıtmayı ihmal etmedi. Bu gerçekten çok yardımcı oldu
bize. Meğer Kostas’ın babası İzmir’liymiş. Bir süre İstanbul’da bulunmuşlar.
Hatta İstanbul’da tattığı dondurmaları çok beğenmiş, başka yerde öylesine
rastlamamış filan. Çok sıcak insanlar şu Yunanlılar. Atina’da ilk akşam
yemeğini yediğimiz restoranda da benzer bir misafirperverlik vardı. Üstelik
bize tatlı olarak helva vermişlerdi. :)
 |
| Otel odamızın balkonundan Santorini manzaramız! |
Santorini
adası üç merkeze bölünmüş durumda. Kuzey uçta küçük bir yerleşim birimi olan
Oia köyü, güneydeki uzun sahile sahip kızım olan Perissa köyü ve tüm adanın
merkezini oluşturan ve kısmen diğer merkezlere göre daha büyük durumda olan
ortadaki Fira köyü. İnternette Santorini olarak arattığınızda karşınıza çıkan o
muhteşem gün batımı fotoğraflarının çoğu Oia köyünde çekilmiş, gidince anladık.
Perissa ise adanın belki de en sakin yerlerinden birisi. Adanın güney ucundaki
Akrotiri kadar olmasa da gayet sessizdi. Fira ise tam merkez köy; hem kalabalık
hem de sürüyle alışveriş merkezi, restoran ve turistik dükkana sahip. Cruise
gemilerinin yanaştığı diğer liman olan Old Port’dan buraya teleferik mevcut.
Teleferiğin bağlı olduğu Old Port’dan karşıdaki volkanik adayı gezmek için
kalkan ufak tekneler mevcut, gezi fiyatları 25€ civarında, bu da ekstra dursun.
 |
| Old Port'dan çıkan teleferik ve karşıda volkanik ada |
 |
| Old Port ve volkanik adanın farklı bir açıdan çekilmiş fotoğrafı |
Adaya
vardığımız ilk gün hemen uyumuşuz. Yol yorgunu olduğumuzdan (ki düğün gecesi
sabah doğru otobüs ile İzmir’e gel, oradan uçakla İstanbul aktarmalı Atina yap.
Ertesi sabah erken saatte metro ile Pire limanına var, sonra denizde yaklaşık 8
saatlik yolculuk sonrası Santorini’ye gel! Olacak iş değil ama oldu) o gün
akşam yemeği yemeden yattık. Bir uyumuşuz ki sormayın.. Ertesi güne dinç
kalktık. Otelimizin kahvaltı servisi bize iki seçenek sunuyordu, ya bahçede
kahvaltı ya da odamızda. Sanırım herkesin tercihi oda oluyor, bahçe küçük ve
pek kahvaltı edeni de görmedik. Zaten odada kahvaltı, özellikle manzaralı bir
balkona sahipseniz daha lezzetli oluyor.
 |
| Kahvaltımız |
Santorini’deki
ilk günümüzü Fira’da dolaşmaya ayırdık. Etrafı biraz keşfettik, alışveriş
yaptık. Güzel kareler yakaladık, manzaralara hayran kaldık. Fira’da denize
girmek mümkün değildi zira burası bir volkanik ada ve bulunduğumuz kısım
denizden yaklaşık yetmiş, seksen metre yukarıda. Merkezin deniz ile tek
bağlantısı limanları. Bu arada merkeze en yakın liman olan Old Port’a teleferik
olduğu gibi eşekler ile de ulaşım sağlayabiliyorsunuz. O eski kıvrımlı yokuşu,
neredeyse bir at büyüklüğünde olan koca Yunan eşekleri ile inip
çıkabiliyorsunuz. Bu kadar büyük olmaları onları ünlü yapmış ancak bizim
memlekette eşek çokça bulunduğundan fazla ilgimizi çekmediler. :)
 |
| Eşşeğinizi buraya bırakmayın kardeşim.. :) |
Bu
arada bir ufak reklam gibi olacak ama Fira merkezde Daphne Casserole isminde
mütevazı bir yer var. Gidin ve günün menüsünü söyleyin, hayli leziz yemekleri
var. Özellikle fırında kuzu bir harikaydı. Bizim Türk olduğumuzu duyunca “siz
ekmeksiz yapamazsınız” diyerek bize sıcacık ekmek getirdiler. Bildiğimiz cacığı
bir de Yunan mutfağında yedik, ismini de ilk defa duyduk; Caciki. :) Demem odur
ki bu yer bizim çok hoşumuza gitti. Hem yemekleri hem de misafirperverliği ile
gidildiğinde görülmesi gereken yerlerin başında geliyor.
 |
| Şefin tavsiyesi |
Fira’da
ilk günümüzü noktalarken kiralık arabalar dikkatimizi çekti. Adanın uzak
kesimlerine otobüs veya taksi ile gitmek mümkün ancak şahsen kullandığınız bir
araba ile adayı keşfetmeye kim hayır diyebilir ki? Birkaç yerden araçlar ile
ilgili fiyat bilgisi aldık. Günlük 35€’ya Nissan Micra sahibi olabilirsiniz
mesela. Eşimle bu seçeneği gözümüze kestirdik ve ertesi günü bu aracı almaya
karar verdik.
 |
| Fira'nın sokakları hep mi denize bakar.. |
 |
| Santorini sokakları gizli cennetler saklıyor olabilir. |
İkinci
gün Micra’mızı alıp adanın güneyine inmeye karar verdik. Burada ufak bir olay
başımızdan geçti, bahsetmek isterim; arabayı aldıktan sonraki ilk işimiz
elbette ki benzin almak olacaktı. Girdik yol üzerindeki bir benzinciye. Zaten
benzin bize göre bir hayli ucuz. Ancak gün içinde bize ne kadar benzin gerekli
tahmin edemiyoruz. Ufak bir hesapla yaklaşık 40-50€’luk bir benzinin bize
yeteceğini düşündük. Benzinci adam “kaç günlük kiraladınız?” diye sordu. Bir
gün olduğunu duyunca “20€ bile yeter” diyerek tasarruf etmemizi sağladı. Sağ
olsun, verdiği benzin bırakın yetmeyi, arttı bile desem yeridir. Yunanlı
benzinci amcanın bu iyiliğini de hep hatırlayacağız.
 |
| Bir günlüğüne bizimsin Micra |
Adanın
güneyinde iki ünlü plaj var. Bunlardan birisi Red Beach olarak geçiyor ve kara
yolu ile gidilebiliyor. Araç kiraladığınız yerden ya da otelinizden bir ada
haritası edinebiliyorsunuz. Sonrasında zaten haritadaki yerleri bulmak zor
olmuyor. Az araç, sakin bir trafik ve levhalar size hayli yardımcı oluyorlar.
Red Beach’e geldiğimizde aracımızı biraz geriye park ettik. Yolun kalan
kısmında yürümek durumundaydık zira sahile ulaşım dar bir patika ile sağlanmış,
dikkat etmek gerekiyor. Denizi güzel, dalgasızdı ancak yosun nüfusu bir hayli
fazla olduğu için denizde açılmak zorunda kaldık. Sahil kısmen kalabalıktı,
bunda sahilin dar olmasının da payı var elbet. Ayrıca sahildeki ufacık taşların
kırmızı ve tonlarında oluşu sahile Red Beach adının verilmesine sebep olmuş,
görülmeye değer bizce.
 |
| Red Beach |
 |
| Red Beach'deki kızıl kum taneleri |
Diğer
sahil olan White Beach için ulaşım sadece deniz yolu ile sağlanıyor. Bu sebeple
şimdilik bu sahili es geçmek durumunda kaldık zira daha keşfedecek başka yerler
de vardı. Adanın en güneyinde yer alan deniz fenerini de görüp fotoğrafladıktan
sonra bir sonraki sahil deneyimi için Perissa köyüne geçtik. Burası Red
Beach’in aksine gri tonlarında renklere sahip ufacık taşlardan oluşan upuzun
bir sahil şeridi. Şezlonglar ücretli ancak çok da abartı değil, 1-2€
karşılığında hem şemsiye hem de iki şezlonga sahip olabiliyorsunuz. Eylül sonu
geldiğimiz için sanırım sahilde bizden başka bir çift daha vardı o kadar, koca
Perissa sahili bize kalmıştı. Sadece birkaç defa, doğu Asya göçmeni olduğunu
tahmin ettiğimiz genç kızlar yanımıza gelip belirli bir ücret karşılığı “thai
masajı” teklifinde bulundular. Allah’dan çok ısrarcı değildiler ve hayır
diyince gittiler. Deniz, ekim başı olmasına karşın çok da soğuk değildi,
şansımıza güneş hep vardı.
 |
| Adanın en güney ucuna bekçilik yapan Akrotiri Deniz Feneri |
 |
| Perissa sahilini kül rengine boyayan kum |
 |
| Perissa sahili sol kısım |
 |
| Perissa sahili sağ kısım |
Bir
süre burada deniz hasreti giderip tekrar yola koyulduk. Adanın tek ve en yüksek
tepesi olan (565mt.) Pyrgos’a araçla yarım saatte çıktık. Hayli korkutucu bir
yolculuk oldu zira tek şeritli yolun hemen yan kısmı uçurum gibi aşağıyı
gösteriyordu. Tepenin en yukarısında bir askeri üs ve 1700’lü yıllarda yapılmış
Aziz Elias kilisesi bulunuyordu. Eğer aracınız varsa mutlaka gidilmesi gereken
yerlerden birisi de burası zira müthiş bir ada manzarasına sahip bir mevki.
Havalimanı, çevre yerleşkeler ve Ege’nin muhteşem maviliği buradan harikulade
görülüyor. Bir uçağın penceresinden bakmak gibi bir şey, olağanüstü. Biz de bir
süre kiliseyi gezerek etrafımızı saran manzaranın tadını çıkardık. Kilisenin
halka açılmamış bölümlerinde halen keşişlerin olduğunu duyduk ama göremedik.
Sadece 20 defa çalan büyük çan sesi duyduk o kadar. :)
 |
| Aziz Elias Kilisesi 100mt. sonra |
 |
| Sağda havalimanı, solda merkez köy Fira. |
 |
| Aziz Elias Kilise bahçesi. Sağdaki bina girilmesi yasak olan keşişlerin bölgesi. |
Güneşin
batışını en iyi şekilde izleyebileceğimiz yer olarak belirtilen ve bizdeki
Şeytan Sofrası’nın Yunan versiyonu olan Oia köyüne gitmek üzere yola koyulduk.
Adanın en kuzey ucunda bulunan bu zengin köy, bizi güzelliği ve temizliği ile
büyüledi desek yalan olmaz. Köye vardığımızda güneşin batmasına az bir süre
kalmıştı. Güneşin batışının izlendiği alana koşarak yetiştik ancak kalabalık
bir grubun daha önceden mekanı doldurması sebebiyle pek de iyi bir noktada
duramadık. Kalabalığın arasında gördüğümüz güneş denize doğru battı gitti ve
herkes alkışladı, tüm olan buydu. Hatta o kalabalık arasında eşim, bir Türk
çiftin konuşmasına şahit olmuş. Kızın “beklediğim gibi çıkmadı” falan dediğini
duymuş, al benden de o kadar. Çok da aman aman bir durum değil bu güneş batırma
ama adı çıkmış bir defa. Etrafta bu manzarayı daha keyifli izleyebileceğiniz
bolca restoran ve kafe mevcut ancak tahmin edebileceğiniz üzere hayli
pahalılar.
 |
| Oia Köyü / Santorini |
 |
| Alkışlar eşliğinde güneşi de batırdık |
Oia
köyünü biraz gezdikten sonra akşam olmanın verdiği soğuklukla bir Strogili adlı
bir restorana girdik. Yemeklerin Yunanistan’da kötü çıktığını şimdiye kadar hiç
görmedim, sanırım bizim mutfağımıza yakın olmalarından kaynaklanan bir durum
bu. Kremalı çorbaları için “tam entel işi” dediğim ancak yedikten sonra hayran
kaldığım bir çorbaydı, aklınızda bulunsun. Ayrıca Oia köyünde bolca alışveriş
dükkanı vardı. Mermer sokakları ve hoş ışıklandırmalarıyla hayli zengin bir
görüntü çizen Oia köyü, adanın diğer bölgelerine göre bir tık daha pahalı
elbette. İnternet üzerinden de fiyatları görüp en azından oteller açısından
karşılaştırma yapabilirsiniz. Biz de kısa turumuzun ardından otelimize geri
döndük ve ikinci günümüzü de böylece tamamlamış olduk.
 |
| Huzur ve dinginlik |
 |
| Şefin akşam için tavsiyesi |
 |
| Greek Salad (üstündeki siyah üzümler kebere/kapari meyvesi olarak geçiyor) |
Adadaki
son günümüzü Fira’da gezmediğimiz yerlere ayırmak istedik. Hem öğlen otelden
çıkışımız gerçekleşecekti, mecbur dışarıda olacaktık, hem de atladığımız yerler
vardı, gelmişken görmemek olmazdı. Fakat hesaba katmadığımız bir durum oluştu;
bizi sonraki durağımız olan Rodos’a götürecek gemi gece yarısı limanda olacaktı
ve bizim de akşamüstünden limanda olmamız gerekecekti. Sağ olsunlar, otel
sahipleri bu konuda da bizi yalnız bırakmadılar ve bize kullanılmayan bir oda
verip eşyalarımızı orada geceye kadar tutabileceğimizi söylediler.
Kulaklarımıza inanamadık, tüm bunlara müşteri memnuniyeti diyebilirsiniz ama
biz “misafirperverlik” dedik. Paran bitti işin bitti mantığı yok. Gece limana
gidecek araç olmadığını bildiklerinden bize hem sıcak kalmamız için oda hem de
araç tahsis etmeleri büyük bir nezaketti. Biz de Fira’daki dükkânlarına
uğrayarak (otel sahibinin bir de hediyelik eşya dükkanı vardı merkezde) birkaç
şey almayı ihmal etmedik. :)
 |
| Fira'nın yolları taştan, sen çıkardın beni baştan.. |
 |
| Baklavamızı da çalmışlar :) |
 |
| Santorini'de güzel anılar bıraktığımız evimiz.. |
Dönüş
yolu için deniz yolunu tercih etmemizin hem ekonomik hem de gezi amaçlı nedeni
olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Bir taşla üç kuş (Atina, Santorini ve
Rodos) vurarak eve dönmeye karar vermiştik. Yine Blue Star Ferries’in bu defa
Blue Horizon adlı gemisine binip gece vakti Santorini’den ayrıldık. Tekrar
görüşmek üzere Santorini, seni çok sevdik ve inşallah yine geleceğiz!
 |
| Santoroni'den bir gece yarısı Rodos'a geçtiğimiz gemimiz; Blue Horizon |
Not: Hikayenin devamında Rodos adasına geçiyor ve 1 gece orada da konaklıyoruz. Rodos hikayemize buradan ulaşabilirsiniz. Sevgiyle kalın, hoşçakalın!